Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Temmuz 2012

:-) tarihi: İfadelerle zamanda yolculuk...


İnternetin vazgeçilmezi olan ifadeler tam 155 yaşında! İşte tarih boyunca :-) ve diğerleri...

İletişim, tarih boyunca teknolojinin gelişiminden her zaman aslan payını almıştır. Bir zamanlar dumanla haberleşen insanoğlu, bugün artık görüntülü telefonların keyfini çıkartıyor. İnternetin anında mesajlaşma yazılımları ise günümüzde dünya çapında neredeyse en sık kullanılan iletişim aracı haline geldi. Fakat pek çok kullanıcı için sanal iletişim araçlarının bir eksiği var, duyguları ifade etmek hiç de kolay değil. Bilim adamları yüz yüze konuşurken mimik ve ifadelerin, duyguları iletmenin en önemli yöntemi olduğunu ispatladılar ama MSN'de karşınızdakinin yüzünü görmediğiniz durumlarda onun tam olarak ne hissettiğini bilmeniz mümkün değil.

Neyse ki emoticon veya smiley adı verilen simgeler bu noktada imdadımıza yetişiyor. Ama bu simgelerin doğuşu genel kanının aksine internet ve MSN ile birlikte olmadı. Yazı tiplerini birer duygusal ifade olarak kullanmanın tarihi çok daha eskilere dayanıyor.

Smiley'lerin bilinen ilk kayıtlı kullanımı tam 155 yıl öncesine dayanıyor. 1857 yılında ABD'de aylık olarak yayınlanan The National Telegraphic Review and Operators Guide (Ulusal Telgraf İnceleme ve Operatörler Kılavuzu) dergisinin Nisan sayısında ifadelere ilk kez rastlıyoruz. Bu ilk ifadeler ya da evrensel adıyla emoticon'lar Mors Alfabesi ile "sevgi ve öpücük" işaretleri olarak kayıtlara geçmişti.

Daha sonra 1862 yılında ikinci kez karşımıza eski ABD başkanı Abraham Lincoln'ün bir konuşmasının metninde çıktılar. Göz kırpma şeklinde yazılmış olan bu ifadenin bir yazım hatası mı yoksa Lincoln'ün konuşmasının o noktasında vermesi gereken ifadenin ipucu mu olduğu ise halen bilinmiyor.

Fakat Smiley ilk olarak ancak 1881 yılında çok daha geniş kitlelere ulaşabildi. Bunda o dönemin popüler Amerikan mizah dergisi Puck'ın katkısı çok büyük. Derginin 30 Mart tarihli sayısında "Tipografik Sanat" adıyla yayınlanan ufak bir bölüm, mutluluk, melankoli, şaşkınlık ve kayıtsızlık anlamına gelen 4 emoticon'u simgeleri ve anlamlarıyla beraber yayınladı.

Berkan Meral Pazar, Temmuz 01, 2012

06 Mart 2012

İstanbul’un en güzel yerlerini canlı canlı izleyin


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, çoğu kimsenin haberdar olmadığı fevkaladenin fevkinde bir hizmeti var. İstanbul’un en güzel noktalarına yerleştirilen kameralar sayesinde İstanbul aşıklarına bu güzelim şehri 7/24 canlı olarak izleme imkanı sunuluyor, hem de yüksek kalitede.

Pierre Loti, Eminönü, Kız Kulesi, İstiklal Caddesi, Çamlıca, Sultanahmet ve daha bir çok “ah ulan şurda ne anılarım geçmişti be” noktası sadece bir tık uzağınızda. Hatta bazı yerler için sesli görüntü imkanı da sunuluyor.

İstanbul’u hemen izlemek için aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz:
http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/e-belediye/Pages/turistik_kameralar.aspx

Berkan Meral Salı, Mart 06, 2012

03 Ocak 2012

Dünün en günahkarı, bugün en günahsız..

Etiketler:



Berkan Meral Salı, Ocak 03, 2012

26 Ağustos 2011

Nimetlerin Farkına Varmak


İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise bars hastalığı olduğu anlaşılıyordu.

Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış şöyle dua ediyordu:

– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.

Hazret–i İsa kötürüm adama yaklaştı:

– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen? Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelerek dedi ki:

– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü lütfeylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbime ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!. diye sevinç duaları etmekten kendimi alamıyorum.

Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu kötürüm adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

– Ver şu elini öyle ise! diyerek adamın elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin? der.

– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar. Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

– Ey Allah’ın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na bir şükredeyim, diyerek hemen yere iner başını secdeye koyarak der ki:

– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl ödeyeceğim bu nimetlerin karşılığını?.

Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allah’ın Nebisi işaret eder:

– Benim değil şu secdedeki kötürüm adamın elini öpün!..

Derler ki:

– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç böyle mutluluk duymadık.

– Öyle ise der, tefekkür edin, siz de düşünün. Düşünen insan sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise mahrumiyet duygusunda kalır.


Bugün Kadir Gecesi...Kadir Gecesi değer gecesidir, Allah tarafından değerli kılınmış bir gecedir. Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Bu gece bir ömürden daha hayırlıdır. Ellerin açıldığı, gözlerin dualarla yaşardığı, kalplerin okşandığı Kadir Gecesinde bütün insanların günahlardan uzaklaşıp tövbelerinin kabul edilmesini niyaz ederim. Allah tüm inananları kendi yolundan ayırmasın,vatanımıza milletimizi her türlü beladan uzak tutsun,kahraman ordumuza karada,havada,denizde her zaman ve her yerde zaferler ihsan eylesin...Tüm inanan iyi insanları korusun,onlara iyilikler güzellikler nasip eylesin...Amin...

Berkan Meral Cuma, Ağustos 26, 2011

22 Temmuz 2011

Birlik Destanı

Allah katında Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni farketmez ona ancak takvanız ve ibadetleriniz ulaşır......Doğarken kulağıma okunan ezanın sesi hala kulaklarımda...Peltek dillimle annemin söyletmeye çalıştığı Elhamdülillah Müslümanım hala dilimde...Gördüklerim gözlerimde...Duyduklarım kulaklarımda...Diyorlar ya;sen doğru dur eğri kendin belli eder...Ben dümdüz dopdoğru burdayım...İnsanları birbirinden ayırmayan tüm canlara gelsin...Veysel der ki;


Allah birdir Peygamber Hak,Rabbül alemin mutlak,Senlik benlik nedir bırak,Söyleyim geldi sırası
Kürt'ü Türk'ü ve Çerkes'i,Hep Adem'in oğlu kızı,Beraberce şehit gazi,Yanlış var mı ve neresi?
Kuran'a bak İncil'e bak,Dört kitabın dördü de Hak,Hakir görüp ırk ayırmak,Hakikatte yüz karası
Binbir ismin birinden tut,Senlik benlik nedir sil at,Tuttuğun yola doğru git,Yoldan çıkıp olma asi
Yezit nedir, ne kızılbaş,Değil miyiz hep bir kardaş,Bizi yakar bizim ateş,Söndürmektir tek çaresi
Kişi ne çeker dilinden,Hem belinden hem elinden,Hayır ve şer emelinden,Hakikat bunun burası
Bu alemi yaratan bir,Odur külli şeye kadir,Alevi Sünnilik nedir,Menfaattir varvarası
Cümle canlı hep topraktan,Var olmuşuz emir Haktan,Rahmet dile sen Allah'tan,Tükenmez rahmet deryası
Veysel sapma sağa sola,Sen Allah'tan birlik dile,İkilikten gelir bela,Dava insanlık davası...

Berkan Meral Cuma, Temmuz 22, 2011

15 Temmuz 2011

Berat Kandili


Berat , Arapça'da temize çıkma anlamına gelir. İnancımıza göre bu gecenin bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek Gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle de Berat Gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet Gecesi gibi adlar da verilmiştir.Bu Mübarek Gecede Allahımın tüm dualarımızı kabul etmesi niyetiyle kandilinizi kutlarım.

Berkan Meral Cuma, Temmuz 15, 2011

13 Temmuz 2011

Değil Misin?




Mazlum Çimen'den;

Kaybolan şu benliğimi
Alıp giden değil misin
Şu sızlayan yüreğimi
Yaralayan değil misin

Değil misin değil misin
Yaralayan değil misin
Alıp beni ötelere
Götüren sen değil misin


Gün oldu başıma hızar
Gezer oldum diyar diyar
Ağustosta başıma kar
Yağdıran sen değil misin

Değil misin değil misin
Yağdıran sen değil misin
Ağustosta başıma kar
Yağdıran sen değil misin


Elimde elin görmeden
Eteğinden el öpmeden
Daha "Ene-l Hak" demeden
Yüzdüren sen değil misin

Değil misin değil misin
Yüzdüren sen değil misin
Daha "Ene-l Hak" demeden
Yüzdüren sen değil misin

Berkan Meral Çarşamba, Temmuz 13, 2011

28 Haziran 2011

Miraç Kandili

Etiketler:

“Sevgili Peygamberimiz bu gecede Allah’ın huzuruna yükseltilmiştir. Bu kutsal yolculuk, sınırsız bir yükseliştir

Miraç’da “Şirk dışındaki günahların affının mümkün olabileceği, şirkin ise affedilemeyeceği” bildirilmiştir.

Böylece “Allah ile kullar arasına girilmez” inancı Miraç ile perçinlenmiştir.

Miraç, az zamanda çok iş yapmanın önemini, insan varlığının değerini ve yükselmenin gereğini ortaya koymaktadır.

Bu duygularla Müslümanların ve İslam dünyasının Mirac Kandilini kutlar, her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz birlik ve beraberliğe, uzlaşı ve hoş görüye, insanca yaşama ve uygarca yükselişe vesile olmasını diler, saygılar, sevgiler sunarım”

Berkan Meral Salı, Haziran 28, 2011

25 Haziran 2011

Anayasa'nın ilk dört maddesi



Anayasa'nın ilk dört maddesi der ki;
MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 25, 2011

18 Haziran 2011

Babalar Günü



Öncelikle bu özel günü kutlamak için bir hikaye ile yazıma başlayayım;

Adam, akşam geç bir saatte işinden döndüğünde beş yaşındaki oğlunu, kapıda kendisini beklerken bulur.

Çok yorgun ve perişandır.
Çocuk heyecanla sorar:

- Baba, bir soru sorabilir miyim?
- Tabii ki sor bakalım ama kolay olsun.
- Bir saate kaç lira kazanıyorsun?

Baba, çok sinirlenir ve oğluna kızar.

- Seni ilgilendirmeyen işlerle ne diye uğraşıyorsun? Kaçsa kaç, sana ne?

Oğlan tekrar sorar:

- Sadece bilmek istiyorum, babacım. N'olur söyle, bir saatte kaç para kazanıyorsun?

- Peki o zaman. Madem çok merak ediyorsun, söylüyorum.

Saatte 50 lira kazanıyorum. Mutlu oldun mu şimdi?

Çocuk birden çok üzülür, bu cevapla küçük belki de büyük hayalleri yıkılmış gibidir. Hemen kendini toparlayıp babasına sorar:

- Baba, bana 25 lira borç verebilir misin?
Baba yine sinirlenir ve şöyle der:

- Eğer saçma sapan bir şey ya da oyuncak almak için bu parayı istiyorsan derhal odana git bakalım

ve düşün! baban bütün gün sen, o saçma sapan, ne olduğu belirsiz şeyi al diye para kazanmıyor.

Böyle düşündüğün için yazıklar olsun sana!

Küçük oğlan sessizce odasına gider ve yavaşça kapısını kapatır. Baba ise daha da çıldırmış olarak kendi kendine söylenir.

Sırf para alabilmek için bana böyle sorular sormaya nasıl cüret eder, diye düşünür.
Bir, bir buçuk saat geçmiştir ki baba artık sakinleşmiştir ve mantıklı olarak düşünmeye başlar.

Belki de gerçekten alması gereken çok önemli bir
ihtiyacı vardır diye hayıflanır.

Bugüne kadar oğlunun kendisinden hiç para istemediğini hatırlar.

Doğru oğlunun odasına gider. Kapıyı açar ve oğluna sorar:

- Uyudun mu oğlum?

- Hayır, diye cevap verir oğlan.

Baba devam eder...

- Çok yorgundum, o yüzden sana karşı biraz haksızlık ettiğimi düşündüm ve işte al, istediğin 25 lira.
Çocuk, sevinçle yatağında zıplar. Parayı alırken babasına sarılıp 'sağol babacım, yaşasın' der ve heyecanla yastığının altındaki buruşuk paraları çıkarıp, saymaya başlar.

Baba, oğlunun zaten parası olduğunu fark edince yeniden sinirlenir.

Çocuktek tek paraları sayarken, baba hiddetle sorar:

- Madem paran vardı neden benden istedin?

- Çünkü yeterince param yoktu da ondan. Ama şimdi tamam. İstediğimi satın alabilirim artık. Yaşasın!

Ve çocuk babasının şaşkın bakışları üzerinde, devam eder:

- Babacım, şimdi 50 liram var ve senin bir saatini satın almak istiyorum.

Yarın eve erken gel ki birlikte yemek yiyip harika zaman geçirelim.
Baba çökmüştür, oğluna sarılır ve onun kendisini affetmesini ister.

Okuduğumda beni derinden etkileyen bu hikayeyi de arada paylaşmak istedim.Neyse gelelim asıl konumuza;
Babalar günün kutlu olsun Babacığım,seni çok seviyorum be iyiki varsınız,niye bu kadar duygusalız be gözlerim yaşardı yine :)

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 18, 2011

Ölümle burun buruna olmak nasıl bir duygu?

Napolyon bir gün düşman askerlerinden kaçarken bir bakkala girer. Bakkal Napolyonu hemen tanır ve saklar. Arkadan gelen düşman askerlerine de "şuraya doğru kaçan bir adam gördüm" der. Düşman askerleri gittikten 5 dakika sonra Napolyonun muhafızları gelir.

O anda bakkal :
- Efendim haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum. Ölümle burun buruna olmak nasıl bir duygu? diye sorduğu anda Napolyon
- Bre densiz. Sen kim oluyorsun da dünyayı titreten insana böyle bir soru soruyorsun der ve muhafızlara dizin bu herifi kurşuna diye emreder.

Bakkalın gözünü bağlarlar. 3 2 1 diye sayarlarken; Bakkal içinden "ne yaptım ben? Bak şimdi öleceğim." diye düşünürken bir el uzanır ve göz bağını açar. Bağı açan Napolyondur ve "işte böyle bir duygu" der.

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 18, 2011

Gerçek Aşk

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 18, 2011

Dua :)

ALLAHIM,

MAL verdiğin zaman SAADETİMİ
KUVVET verdiğin zaman AKLIMI
İKTİDAR verdiğin zaman BASİRETİMİ
BELA verdiğin zaman İMANIMI
NİMET verdiğin zaman MERTLİĞİMİ
GÜZELLİK verdiğin zaman İFFETİMİ
ZORLUK verdiğin zaman SABRIMI

BENDEN ALMA YARABBİM.

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 18, 2011

09 Haziran 2011

Şşş !!!

Etiketler:

Gerçeği saptırarak,başarısızlıklarını başkalarına yıkıp onların arkalarından konuşanlara gelsin;

Kimsenin yüzüne karşı söylemediğini, arkasından söyleme
Ve bil ki; Arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir...

Berkan Meral Perşembe, Haziran 09, 2011

30 Mayıs 2011

Hacı Bektaş'tan



"Kudret eliyle kurulmuş,yıkılmaz yapımız bizim,
Aşk kalemiyle yazılmış,silinmez yazımız bizim,
Yaradana sığınıp,ümid ile gelenlere,
Ezelden ebede kadar açıktır kapımız bizim..."

Hacı Bektaş-ı Veli

Berkan Meral Pazartesi, Mayıs 30, 2011

10 Mayıs 2011

Uşaklık


Bizi birilerinin uşağı haline getirmek isteyenlere gelsin;
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul'a Atatük'ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce,
-"Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini, yahut bir aşçı bulunuz !...dedi.

Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o
şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral
sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:

- Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere'de zannettim diyerek memnuniyetini bildirdi. Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı.

Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a :
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim! dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular. Atatürk garsona da vazifene devam et emrini verdi.

Berkan Meral Salı, Mayıs 10, 2011

05 Mayıs 2011

Hıdırellez

Etiketler:


Hıdrellez, bütün Türk dünyasında bilinen mevsimlik bayramlarımızdan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber'in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır.Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Hıdrellezle İlgili Diğer İnançlar

Hıdrellez’de tamamen inançtan kaynaklanan, yapılması uygun veya uygun olmayan davranışları belirtmek gerekir.
Hıdrellez gece ibadetle geçirilir. Ertesi gün temiz giyimli olarak dolaşmak gerekir. Evde genel temizlik yapılır. Çeşitli yiyecekler hazırlanır. Hıdrellez günü için, yumurta kaynatılır. Ağzı açık bükme, katmer, börek, irmik helvası vb. gibi yemekler hazırlanır.
Hıdrellez sahabı erken kalkmak uğurlu kabul edilir.
Sabahleyin dua edilmesi, dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak ailece yemek yenilmesi, Kuran kıraatı, sabah namazından önce kabir ziyareti yapılması gereken adetler olarak görülmektedir.
Ellere ve ayaklara kına yakılır. (kadınlar)
Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kağıtları Hıdrellez sabahı denize bırakılmaktadır.
Nişanlı çiftler arasında karşılıklı hediyeler gönderilir.
Hıdrellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür inancı ile bazı bölgeler de evler süpürülmez.
Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba'nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk ziynet eşyası resimleri de yapılarak bahçeye muhtelif yerlere asılır.
bullet Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır.
Hıdrellez günü, açların doyurulması, dargınların barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.
Hıdrellez’de içki içilmez, kumar oynanmaz.
Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun tutması halinde eve Hıdır'ın uğradığına inanılır.
Hıdrellez günü kırlara gidildiğinde Hıdrellez azığını çalma adeti yaygındır.
İnanışlara Göre Neler Yapmalı Ve Yapmamalı
Hıdrellez, evlerde temizlik yapılarak karşılanmalıdır.
- İneklerin sütü kesilmesin diye Hıdrelleze 7 gün kaldı mı kimseye peynir ve yoğurt mayası verilmez.
- Evin bereketi gitmesin düşüncesiyle kimseye ekmek mayası verilmez.
- Hıdrellezden 1 gün önce (5 Mayıs) kırlardan 41 çeşit ot, küçük taş ve kekik otu toplanır. Bunlar su dolu bir kap içine atılır ve Hıdrellez sabahı bu suyla el, yüz yıkanır (Bunu yapmakla cildin güzelleşeceğine ve hastalıklardan arınıp, zindelik kazanılacağına inanılır).
-5 Mayıs'ta 41 çeşit ot toplanıp eve gelince evde bulunan eski asırlar ve eski eşyalardan bir kısmının yakılmasıyla bit, pire ve günahlardan arınılacağına, yakılan bu ateşin üzerinden atlamakla da yıl içinde kazanılmış olumsuz ve kötü şeylerin yok olacağına inanılmaktadır.
- Hıdrellez gecesi (5 Mayıs'ta) evin ana giriş kapısına ağaçlardan koparılan yeşil yapraklı dal konur. Özellikle kapıya asılan söğüt dalının sağlık getireceğine inanılmaktadır.
- Hıdrellez akşamı toplanan genç kızlar bir çömleğin içine kendisine ait bir eşyayı (boncuk, yüzük) atarlar. Hıdrellez sabahı tekrar toplanan genç kızlar küçük bir çocuğun gözlerini bağlayarak çömlekten boncuk ve yüzükleri tek tek çektirirler. Bu sırada mani bilen kızlar da tek tek mani söylerler. Kimin eşyası hangi manide çömlekten çekilmiş ise o genç kız o maniyi kendine göre yorumlar.
- Hıdrellez gecesi ısırgan otu koparılıp evin önüne konur. Isırgan otu sabaha kadar yendiyse, o kişinin seneye Hıdrelleze kadar öleceğine, yenmediyse yaşayacağına inanılır.
- Hıdrellez akşamı ( 5 Mayıs) kadın ve kızlar ellerine kına yakarlar.
- Hıdrellez akşamı (5 Mayıs) bahçede kenar ve köşelere bakılır. Şayet bakılan yerlerde toprak parıldarsa orada hazine olacağına inanılır.
- Hıdrellez akşamı ( 5 Mayıs) ikindiden sonra bahçede bulunan gül ağacının altına insanlar isteklerinin resmini çizerler. Örneğin ev isteyen ev şekli, araba isteyen araba şekli, hayvan isteyen hayvan şekli, evlilik isteyen sevdiğini canlandıran bir resim çizer ve dilekte bulunurlar. Bunu yapmakla o yıl içerisinde isteklerinin gerçekleşeceğine inanırlar.
- Hıdrellez sabahı uykudan erkenden kalkılır.
- Hıdrellez sabahı anne ve babalar çocuklarını uykudan erken kaldırmak için; kalkın; demezler ;uçun, uçun; derler.
- Hıdrellez sabahı insanlar uykudan yeşil dallarla uyandırılır.
- Hıdrellez sabahı erkenden kalkılıp dereden 3 kez geçilir. Çim üzerindeki çiğlere el sürülüp yüzler ıslatılır.
- Boyu çok uzun olanların başına hıdrellez sabahı çubukla vurulur (Boyun fazla uzamaması için).
- Meyve yapmayan ağaçlar Hıdrellez sabahı baltayla korkutulur (Ağaçların korkup meyve vereceğine inanılır).
- Hıdrellez sabahı hayvanlar yeşil dallarla dereye sulamaya götürülür.
- Hıdrellez günü uyku uyunmaz. Uyku uyunursa bütün yıl uyunulamayacağına ve işinin iyi gitmeyeceğine inanılır.
- Hıdrellez günü badana, temizlik yapılmaz. Kıra çalışmaya gidilmez.
- Hıdrellez günü un elenmez, çamaşır yıkanmaz.
- Hıdrellez günü dikiş dikilmez.
- Hıdrellez günü kavga edilmez. Kavga edilirse bir yıl boyunca kavgalı olacağına inanılır.
- Hıdrellez günü hamile kadınların salıncakta sallanmasına izin verilmez.
- Hıdrellez günü makas iple bağlanır, açılmaz. Makas kimseye verilmez, elle tutulmaz.
- Hayvanların sütünün çok olması için Hıdrellez günü süt pişirilmez, gece pişirilir. Sütü olmayan komşulara süt verilir, yayıkta ayran yapılıp komşulara dağıtılır.
- Hıdrellez günü ekmek yapılmaz.
- Bazı köylerde Hıdrellez sabahı silah atılır.

Berkan Meral Perşembe, Mayıs 05, 2011

02 Mayıs 2011

Attila İlhan'dan


Şimdi bu kadar yakınlıktan sonra, Türkiye nasıl birden bire batıdan yana döndü ve Asya’yı kendine düşman gibi görmeye başladı ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkisini kaybetti. Bakın birazcık askerlikten anlayan şunu hemen anlar.


Kuzeyini Sovyetler Birliği ile dostluk sayesinde garantiye almıştır. İran ile kurduğu dostluk sayesinde gerisini garantiye almıştır. Balkanlardaki eski Osmanlı toprakları üzerine kurulmuş olan devletleri bir araya getirerek Balkan Paktını kurarak Hitler’e karşı garantiye almıştır.


Güneyde, Sadabad Paktını kurarak ki orada Irak, İran ve Afganistan vardır. İngiltere’ye karşı kendini garantiye almıştır. Açık bıraktığı tek cihet batıdır. Neden? Çünkü belanın oradan geleceğini biliyor da ondan. Gerçekten bela gelmekte hiç gecikmemiştir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra ortaya çıkan parti kavgalarının ardında hep batı vardır. Herkes, Şeyh Sait İsyanını orada cahil bir Kürt Müslümanlık adına isyan etti zanneder. Hayır öyle bir şey yok. İki kelimeyle onu da anlatayım isterseniz.


Biliyorsunuz, Mustafa Kemal Paşa Süleymaniye, Kerkük ve Musul’un Misak-ı Milli sınırları içersinde olduğunda ısrarlıydı. Yani, vermiyorduk. Lozan’da bu tartışıldı. Kabul ettiremedik. Kabul edilmeyince, bir konferans yapar orada anlaşırız dediler. İstanbul’da Haliç’de bir konferans yapıldı. Orada da anlaşılamadı. Her iki tarafta burası bizim diyor. İngilizler bizim diyorlar, biz burası bizim diyoruz. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletlerinin o zamanki varyasyonu olan Milletler Cemiyetine gidildi. İngilizler, orada kulisleri sayesinde kendi lehlerine bir karar çıkardılar. Ve Türkiye’ye denildi ki Süleymaniye, Musul ve Kerkük’ü terk edeceksiniz. Türkiye ne yaptı biliyor musunuz? Türkiye bunu reddetti. Türkiye bunu reddedince ne oldu biliyor musunuz? İngiltere devleti vehimhanesi Ankara’ya bir ültimatom verdi. Eğer orayı bize vermezsen ‘savaş’ çıkar. Türkiye’nin cevabı ne oldu biliyor musunuz? Savaşırız! Oldu. Biz böyle bir devletin çocuklarıyız. Bir de şu halimize bakın. İngiltere devlet vehimhanesine Süleymaniye, Musul ve Kerkük için savaşırız diyoruz. Savaştan çıkalı henüz beş sene olmuş. Halbuki, sonradan savaşsız, bir miktar ‘para alarak’ her üçünü de onlara devrettik.


Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkiye’nin başında bir ‘batı belası’ vardır ve bu bela hiç eksik olmamıştır. Bu nedenle, Mustafa Kemal ölünceye kadar batıyla hiçbir anlaşma yapmamıştır. Kral 8. Edward, Dolmabahçe Sarayına Mustafa Kemal Paşa’nın ayağına kadar geldi. Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayında, Kralın Edward’ın isteklerinin hepsini reddetti. İngilizlerle hiçbir anlaşma da yapmadı. Peki İngilizlerle ne zaman anlaşma yaptık? Mustafa Kemal Paşanın ölümünden 144 gün sonra, çok da değil. Ve hiç açık bir mecburiyet yokken İsmet Paşa gitti İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bugün içine düştüğümüz çıkmazın başlangıcı o anlaşmadır. O anlaşma bizi, İkinci Cihan Harbinde sefil etti. Hatta biraz da rezil etti. Herkesle dost olduk hiç birinin yanında harbe girmedik. Bundan da biz ‘sanki büyük bir başarı kazanmış’ gibi çıktık. Tek başına ve yalnız kalmıştık. O günden bu güne Türkiye artık kendisini ‘ciddi ve önemli bir devlet sayamıyor’. Bu utanç verici bir şeydir. Sizin 70 kusur milyon nüfusunuz olacak ve dünya ekonomisinin ilk 20’si içinde ilk 16. sırada bulunacaksınız, dünya savunma örgütleri içersinde ilk 10’da 6. sırada olacaksınız ve küçük bir devlet gibi acaba beni ‘Avrupa Birliğine alırlar mı?’ acaba ‘Amerika bana bunu verir mi?’ diye ‘Medine fukarası gibi yalvaracaksınız’. Gazi kim bilir mezarında nasıl dönüyor? Bu olacak bir iş değildir. Yapılacak bir iş değildir. Hele bizim yapmamıza kimsenin tahammülü olmaması gereken bir şeydir.


Batı bizden korkuyor. Bu o kadar açık ortada. Fakat bir türlü devleti yöneten adamlarımıza bunu anlatamıyoruz ama hiç olmazsa aydınlarımız bunu anlamalı. Bizim amacımız, ‘batılılaşmak’ değildir. Bizim amacımız ‘çağdaşlaşmaktır’. İkisi birbirinden farklı şeylerdir. Batılılaşmak demek, batıda herhangi bir devletin gelişmek için ne yaptıysa, hepsini alıp Türkiye’de yapmak demektir. Bu yaptığınıza, ‘sömürgeleşmek’ denir. Çünkü batılı devletler sömürgelerinde bunu yaparlar. Yani, mesela Cezayirli yazarlar Fransızca yazarlar ve eserlerini Fransa’da yayınlarlar. Şimdi bizim delikanlıların İngilizce yazıp Amerika’da yayınlamak istemeleri gibi. Bu bir hacalettir. Utanç verici bir şeydir. Sen kendi dilinde yazıp oraya kendini kabul ettirebiliyor musun? Sen o zaman önemli bir devletsin. Ve sen bunu yapacak güçtesin. Şimdi buraya nereden ve niçin geliyorum? Çünkü biz buraya gelebilmek için başlangıçta anlattığım o dramatik sahneleri yaşamış olan Ege’yi özellikle İzmir’i kurtarmayı hedef edinmiştik. Büyük Taaruzun hesabı kitabı bunun üzerine yapılmıştı. 26 Ağustos’ta Büyük Taaruz başladığı zaman, kıtalar hedeflerini biliyorlardı. Hedef Akdeniz’di. O da İzmir demekti. O savaşı çeşitli yabancılardan okumak lazım. Ve gene şaşıracaksınız. En iyi Ruslar anlatıyorlar. Çünkü cepheye en yakın sokulabilen Ruslar olmuşlar o zaman. Ve birisinin anlattığı bir sahne vardır ki benim hiç gözümün önünden hiç gitmez. ‘Askerler sıraya girdiler. Bir yerde onlara avuçla arpa veriliyor. Buna bir anlam veremedim.’ diyor bir Rus gazeteci. ‘Gittim ve bunu bu işi yapanlara sordum. Niçin bu arpayı veriyorsunuz? Bu onların ‘tayını’ demişler. Bu arpayı haşlayıp yiyeceklerdir.’ İşte, biz bununla İzmir’e geldik. Bununla, Yunanlıları denize döktük.


‘Sizler o Türkler misiniz, değil misiniz?’ Bunu bir düşünün. Onlar böyle adamlardı. Sözü sonuna bağlamadan önce gene o günlere dönelim. Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusu Büyük Taaruzda çok faal rol oynamıştır. 8 Eylül günü yani bugün Manisa’ya girer. Manisa kurtulmuştur. Uzun süreden beri savaşmaktadırlar ve henüz süvarilerin midesine sıcak yemek girmemiştir. Manisa’nın kazanılması üzerine, bir yemek yenilmesi emredilir. Seyyar mutfaklar kurulur. Yemek hazırlanmaya başlanır. Fakat bir müddet sonra, bu taraftan (İzmir’den) bir telgraf gelir. Yunanlılar çekiliyor, yerli Rumlar şehri yakacak, acele yetişilmesi lazımdır. Menemen’den bir telgraf geliyor. Rumlar bizi yakacak derhal yetişmeniz lazımdır. Derhal kazanlar dökülüyor ve süvariler atlara atlayıp bu gece İzmir istikametinde ve Menemen istikametinde harekete geçiyorlar. Ve aşağı yukarı sabah yaklaşırken bu civara gelmişlerdir. 9 Eylül sabahı, Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey olan öndeki birliklerden bir tanesi İzmir’e ilk giren birlik olmak hırsı ve hevesiyle şimdiki ismiyle Hilal ve Alsancak dediğimiz bölgeden bir taaruz geliştiriyor. Neticede, dört nala ilerlerken hiç beklemedikleri bir şekilde, bir yıkıntının arkasında pusu kurmuş olan yerli Rumlar ani bir ateş açıyorlar. Ve bu ateş onları durduruyor hatta içlerinden üçü orada şehit oluyor. Fakat Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atlıları öyle kolay yılacak atlılar değillerdir. Savaşarak, Alsancak istikametinden İzmir’e girerler. 9 Eylül sabahı, saat 10.30’da, Konak’ta Hükümet Konağının balkonunda asılı olan Yunan bayrağını Yüzbaşı Şerafettin Bey bizzat indirir. Türk Bayrağını çeker. Ve İzmir Türk olur. Çok geçmeden Sarıkışla ve Kadifekale’ye de bayrak çekilir. Böylece hedefe varılır. Varılır da beni düşündüren şudur. Neden bu kadar sene geçtiği halde, hiç birimiz bu üç şehidin kim olduğunu hiç araştırmadık. Onlar her şeyleriyle, İstiklal Savaşının ‘gerçek temsilcileridir’. Sonuna kadar getiriyorlar ve şehre girerken şehit düşüyorlar. Şu kadere bakın. Ben bunu ilk defa, burada (İzmir’de) gazetecilik yaparken Karşıyaka’ya geçtiğim yolda bir abide görünce fark ettim. Sıradan küçük bir taş dikilmişti. Nedir diye merak ettim. Çünkü öyle şatafatlı bir şey değildi. Bir gün arabadan indim ve baktım. Üzerine yaldızla eski harflerle kısacak bir not düşülmüş. Ben Cumhuriyet çocuğu olduğum için eski yazıyı bilmiyorum. Onu aynen kopya ettim. Sonra götürdüm, o zaman sağ olan anneme gösterdim. Annem ona baktı ve iki kelime okudu. ‘Şeref’ ve ‘Namus’. Bu iki kelime, bütün bir İstiklal Savaşının özetidir. Biz tarihte 20’ye yakın devlet kurmuş bir kavimiz. Biz öyle kolay kolay Yunanlıya, İngilize, Fransıza esir olacak bir millet değiliz. Bunu her zaman isteyenler çıkacaktır. Ama görev verilmiştir. Görevi biliyorsunuz. Birinci vazifemiz, Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdaafa etmektir. Bu, bizim en büyük hazinemizdir. Ama bu hazineyi, istikbalde dahi elimizden bizim almak isteyecek olan harici ve dahili bedhahlarımız olacaktır. O bedhahlara karşı aynı mantıkla direnebilmeliyiz. O bedhahlar, Mustafa Kemal Paşa’nın nutkun sonunda belirttiği ‘bedhahlar’ ortada. İş o kadar vahim.


Onun için ben diyorum ki ‘Parola Vatan, İşareti Namus’ O halde dikkat. Görev başına. Marş marş, marş!

Kaynak:banuavar.com.tr

Berkan Meral Pazartesi, Mayıs 02, 2011

27 Nisan 2011

Ghadir Khum Söylevi


Aldığı ayet üzerine Peygamber, oldukça sıcak olan Ghadir Khum vahasında durdu. Yola çikmis olan bütün insanların hemen geri gelmesi için haber saldı ve geride kalan bütün hacılar ulaşincaya dek bekledi; herkes geldi ve biraraya toplandılar. Muhammed Salman’a kaya parçaları ve deve semerleri kullanarak yüksekçe bir minber (kürsü) yapmasını buyurdu. Ancak böyle bir yerden duyurusunu yapabilirdi. İlk inen ayeti bildirdiğinde ögle saatiydi ve o vadinin içi aşirı sıcaktı. Bunun için insanlar giysilerini ayaklarına bacaklarına sararak, kaya parçaları üzerindeki semerlerden minberin çevresinde oturuyorlardı.
O gün Tanrının elçisi, üç saati minberde olmak üzere tam beş saatini konuşmakla harcadı. Kur’an’dan yaklaşik 100 ayet okudu ve yetmiş üç kere de hatırlatma yaptı ve insanları işleri ve geleceklerine ilişkin olarak ikaz etti. Sonra onlara uzun bir söylev verdi.Ve Tanrının elçisi şöyle başladı konuşmasına:

“Tanrı tarafından çagrilacagim ve benim bu çagriyi yanıtlayacağı vaktin yakın olduğu görülüyor. Sizin için iki değerli şey bırakıyorum ve eğer bunların ikisine sıkı yapışırsanız, benden sonra asla yolunuzu şaşirmazsınız. Bunlardan biri Allahın kitabı Kuran, diğeri ise benim soyumu sürdürecek olan Ehlibeyt’im. Bu ikisi birbirinden asla ayrılmayacaktır taki onlar cennetteki havuzun başinda benim yanıma gelinceye kadar.”

Sonra Peygamber sordu : “Onların kendileri üzerinde olduğundan daha fazla inananlar üzerinde benim hakkım yok mudur” Kalabalık bağırark yanıtladı : “Evet, ya Resulullah!” Bunun üzerine Peygamber, Ali’nin elinden tutup havaya kaldırdı ve “ben dedi, herkimin mevlası, efendisi-önderi isem, Ali de onun önderi efendisidir. Ey Tanrım, onu sevenleri sev, ona düşman olanlara düşman ol!”

Berkan Meral Çarşamba, Nisan 27, 2011

23 Nisan 2011

23 Nisan


"Küçük hanımlar, küçük beyler!
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.”
M.Kemal ATATÜRK

Berkan Meral Cumartesi, Nisan 23, 2011