Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2011

Pehlivanın hikayesi

Bir pehlivan bir kıza aşık olur.O kız ki bir kral kızı…
Pehlivan kızı almak istiyor fakat mecbur krala çıkması lazım…Pehlivan işte parasız pulsuz çulsuz bi adam işte…
Kralın karşısına çıkıyor ve ben kızını seviyorum,aşık oldum almak istiyorum diyor..
Kral pehlivanın beklediği gibi çıkmıyor…Peki delikanlı diyor sana kızımı vereceğim çünkü hoşuma gitti senin tavrın..Ama bir şartım var diye ekliyor kral…Gideceksin Hz.Ali’nin kellesini getireceksin bana…
Pehlivan tamam diyor kabul ediyor aşk bu ya…
Çıkıyor yola gidiyor Hz.Ali’nin yanına…Hz.Ali’yi bir ağaç altında uyurken görüyor.Fırsat bu fırsat diyor tam o esnada kılıcını çekiyor,tam kafasına vuracakken ne olsun.Kılıç elinden kayıveriyor…
Kılıcın sesine Allahın Aslanı uyanıyor.Bakıyor bir tarafta kılıç,bir tarafta pehlivan yapılı bir adam…Hayırdır? Diyor.
Pehlivan her şeyi mertçe söylüyor.Ey Ali durum şudur:ben bir kız sevdim bir kralın kızıydı,kraldan kızı istedim.Kral dedi ki Ali’nin kellesini bana getir kız senindir.Ben de senin kelleni almaya geldim…
Hz.Ali doğruluyor ve yerdeki kılıcı alıyor ve pehlivana veriyor, al diyor vur kellemi…
İki gönlün arasına giren başın benim omuzlarımın üzerinde yeri yoktur…

Berkan Meral Çarşamba, Ağustos 31, 2011

Yağı Unutmak


Bir tüccarın her zaman ben mutsuzum diyen bir oğlu varmış. Tüccar mutluluğun sırrını öğrenmesi için oğlunu zamanın en bilge kişisinin yanına yollamış. Delikanlı o bilge kişiye ulaşmak için çölde kırk gün yürüdükten sonra bir tepenin üzerinde bilgenin sarayını görmüş. Muaazam bir saraymış. Hemen oraya tırmanmış ve bilge ile görüşmek istediğini söylemiş. Bilge ile görüşmeyi beklerken salonda hummalı bir hareketlilik varmış. Salon çok kalabalık bir tarafta orkestra ezgiler çalarken, insanlar kendi aralarında sohbet etmekte ve bilge kişiyle görüşmek için sırasını beklemekte. Görüşme sırası kendine gelince delikanlı bilgeye mutluluğun sırrını sormuş. Bilge şu an anda sana bunu öğretmeye zamanım yok… sen şimdi çık sarayı dolaş gez etrafa bak iki saat sonra gel deyip çocuğun eline bir kaşık tutuşturmuş ve içine iki damla yağ damlatmış: “sarayda dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin” demiş. Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkarak sarayın içini dışını bir güzel gezmiş, ama gözünü elindeki kaşıktan hiç ayırmıyor, yağın dökülmemesi için çok dikkat ediyormuş. İki saat sonra Bilgenin yanına gelmiş. Bilge: Sarayı gezdin mi deyince, Genç: Evet gezdim çok büyükmüş demiş. Bilge: Peki salondaki acem halılarını gördün mü, duvardaki tabloları, bahçıvanımın on yılda emek çekerek meydana getirdiği o güzel bahçeyi, rengarenk çiçekleri gördün mü ve kütüphanede kitapları? Sorular karşısında delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmiş. Çünkü bilgenin verdiği yağı dökmemek için çabaladığından başka bir şeye dikkat edemediğini söylemiş. Bilge öyle ise tekrar çık çevrendeki harikaları iyice tanı oturduğu evi tanıyamayan mutluluğun sırrını öğrenemez demiş. Delikanlı kaşığı tekrar eline alarak sarayı gezmeye çıkmış bu sefer her şeyi inceden inceye görüp bahçeyi çiçekleri duvardaki tabloları bütün sanat eserlerini büyük bir zevk ve heyecan ile incelemiş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini ayrıntıları ile anlatmış. Bilge: Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede diye sormuş. Kaşığa bakan delikanlı kaşıktaki yağın dökülmüş olduğunu görmüş. Bilge: İşte oğlum dünyanın bütün harikalarını görerek mutluluğun sırrını öğrenebilirsin, ancak kaşıktaki yağı unutarak…

Berkan Meral Çarşamba, Ağustos 31, 2011

30 Ağustos 2011

30 Ağustos ♦ Çifte Bayram



30 AĞUSTOS ZAFER

BAYRAMIMIZ

ve

RAMAZAN BAYRAMIMIZ

KUTLU OLSUN...

Berkan Meral Salı, Ağustos 30, 2011

29 Ağustos 2011

Düşler Sokağı



Ben kuşlardan da küçüktüm, bir gece vaktiydi
Aşk tutttu elimden benim
Geçtim düşler sokağından, bir gece vaktiydi
Ceplerimde hacı yatmazlar

Yağmur yağsa, uykum kaçsa
Bir kuş konsa badi parmağıma
Ağlardım bir başıma

Sevdadandır, sevdadandır
Sevdadandır dedi annem, aldırma
Aldırma, gel yanıma

Kaç mevsim aşk pazarında geçti yalanlarla
Düş sattım aldanmışlara
Aklım kaçıverdi yerinden bir gece vaktiydi
Sevdiğim başka sevenim başka

Yağmur yağsa, uykum kaçsa
Bir kuş konsa badi parmağıma
Ağlardım bir başıma

Berkan Meral Pazartesi, Ağustos 29, 2011

26 Ağustos 2011

En Değerli İnsan


İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek birbirlerine zekâ gösterisi yaparlardı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynisi üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komsu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Söyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: ..
“-Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynisi gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akilli ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de ayni işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komsu hükümdara cevabi yazdı:

“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”….

Berkan Meral Cuma, Ağustos 26, 2011

Nimetlerin Farkına Varmak


İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise bars hastalığı olduğu anlaşılıyordu.

Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış şöyle dua ediyordu:

– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.

Hazret–i İsa kötürüm adama yaklaştı:

– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen? Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelerek dedi ki:

– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü lütfeylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbime ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!. diye sevinç duaları etmekten kendimi alamıyorum.

Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu kötürüm adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

– Ver şu elini öyle ise! diyerek adamın elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin? der.

– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar. Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

– Ey Allah’ın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na bir şükredeyim, diyerek hemen yere iner başını secdeye koyarak der ki:

– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl ödeyeceğim bu nimetlerin karşılığını?.

Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allah’ın Nebisi işaret eder:

– Benim değil şu secdedeki kötürüm adamın elini öpün!..

Derler ki:

– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç böyle mutluluk duymadık.

– Öyle ise der, tefekkür edin, siz de düşünün. Düşünen insan sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise mahrumiyet duygusunda kalır.


Bugün Kadir Gecesi...Kadir Gecesi değer gecesidir, Allah tarafından değerli kılınmış bir gecedir. Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Bu gece bir ömürden daha hayırlıdır. Ellerin açıldığı, gözlerin dualarla yaşardığı, kalplerin okşandığı Kadir Gecesinde bütün insanların günahlardan uzaklaşıp tövbelerinin kabul edilmesini niyaz ederim. Allah tüm inananları kendi yolundan ayırmasın,vatanımıza milletimizi her türlü beladan uzak tutsun,kahraman ordumuza karada,havada,denizde her zaman ve her yerde zaferler ihsan eylesin...Tüm inanan iyi insanları korusun,onlara iyilikler güzellikler nasip eylesin...Amin...

Berkan Meral Cuma, Ağustos 26, 2011

22 Temmuz 2011

Birlik Destanı

Allah katında Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni farketmez ona ancak takvanız ve ibadetleriniz ulaşır......Doğarken kulağıma okunan ezanın sesi hala kulaklarımda...Peltek dillimle annemin söyletmeye çalıştığı Elhamdülillah Müslümanım hala dilimde...Gördüklerim gözlerimde...Duyduklarım kulaklarımda...Diyorlar ya;sen doğru dur eğri kendin belli eder...Ben dümdüz dopdoğru burdayım...İnsanları birbirinden ayırmayan tüm canlara gelsin...Veysel der ki;


Allah birdir Peygamber Hak,Rabbül alemin mutlak,Senlik benlik nedir bırak,Söyleyim geldi sırası
Kürt'ü Türk'ü ve Çerkes'i,Hep Adem'in oğlu kızı,Beraberce şehit gazi,Yanlış var mı ve neresi?
Kuran'a bak İncil'e bak,Dört kitabın dördü de Hak,Hakir görüp ırk ayırmak,Hakikatte yüz karası
Binbir ismin birinden tut,Senlik benlik nedir sil at,Tuttuğun yola doğru git,Yoldan çıkıp olma asi
Yezit nedir, ne kızılbaş,Değil miyiz hep bir kardaş,Bizi yakar bizim ateş,Söndürmektir tek çaresi
Kişi ne çeker dilinden,Hem belinden hem elinden,Hayır ve şer emelinden,Hakikat bunun burası
Bu alemi yaratan bir,Odur külli şeye kadir,Alevi Sünnilik nedir,Menfaattir varvarası
Cümle canlı hep topraktan,Var olmuşuz emir Haktan,Rahmet dile sen Allah'tan,Tükenmez rahmet deryası
Veysel sapma sağa sola,Sen Allah'tan birlik dile,İkilikten gelir bela,Dava insanlık davası...

Berkan Meral Cuma, Temmuz 22, 2011

15 Temmuz 2011

Berat Kandili


Berat , Arapça'da temize çıkma anlamına gelir. İnancımıza göre bu gecenin bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek Gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle de Berat Gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet Gecesi gibi adlar da verilmiştir.Bu Mübarek Gecede Allahımın tüm dualarımızı kabul etmesi niyetiyle kandilinizi kutlarım.

Berkan Meral Cuma, Temmuz 15, 2011

13 Temmuz 2011

Değil Misin?




Mazlum Çimen'den;

Kaybolan şu benliğimi
Alıp giden değil misin
Şu sızlayan yüreğimi
Yaralayan değil misin

Değil misin değil misin
Yaralayan değil misin
Alıp beni ötelere
Götüren sen değil misin


Gün oldu başıma hızar
Gezer oldum diyar diyar
Ağustosta başıma kar
Yağdıran sen değil misin

Değil misin değil misin
Yağdıran sen değil misin
Ağustosta başıma kar
Yağdıran sen değil misin


Elimde elin görmeden
Eteğinden el öpmeden
Daha "Ene-l Hak" demeden
Yüzdüren sen değil misin

Değil misin değil misin
Yüzdüren sen değil misin
Daha "Ene-l Hak" demeden
Yüzdüren sen değil misin

Berkan Meral Çarşamba, Temmuz 13, 2011

02 Temmuz 2011

Küllerimizden Doğarken

Rengârenk bahçenin masmavi deniz kokusunda, yemyeşil çimen kokusunda karartılmaya çalışılan bir gül. Siyah puslu bir gecenin ardından yağan bembeyaz karı delmeye çalışan bir kardelen edâsıyla çırpınan, küllerinden doğmaya çalışan bir Anka kuşu. Ya da ölümü beklercesine yalnız bırakılmış ve şairin ifadesiyle “Ne buğday tanesi ne de rüzgâr sadece bir yalnızlık ve garip ecel duygusu”. Aslından onun adı sevgi, onun adı hoşgörü. Tanrı dağları kadar dik başlı, Yesevi’nin ocağında yanan ateş gibi sıcacık. Çin saraylarını basan Kürşat ve atının nallarını İstanbul surlarına süren Fatih gibi atılgan ve çevik. Onun adı “Türkçe”.Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar binlerce yıldır var olan ve dünyayı fethetme tutkusunu içinde barındıran, zehirli sarmaşıklarla çepeçevre sarılmış olmasına karşın ümit var olan Türkçe.

Akif’in dilinde istiklâl olmuş, Necip Fazıl’da Sakarya, Atsız için bir kahramanlık, Serdengeçti için bir ağıt. Bazen de Nazım’ın dizelerinde bir yıldız ya da kayın ormanı.

Onu güzelleştirdiği iddia edilen zehirli sarmaşıklardan uzak. Evet, belki bugün uzaklaştık o sarmaşıklardan, elimizden geldiğince arındık, tertemiz olduk belki de. Ancak kaktüsleri göremeyecek, devetabanlarını göremeyecek kadar körleştik. Kültür emperyalizminin eline düşen bir bahçıvan makasıyla gürleşmesi için budarcasına değil, kökünü kurutmak istercesine katlediyoruz dilimizi. Büyük kar yığınları altında güneşi ümitle bekleyen kardeleni boğuyoruz. Sarmaşıklardan arınıp tam da yeniden küllerimizden doğacakken küllerimizde boğuyoruz kendimizi. Ziya Gökalp’i, Namık Kemal’i kendi elimizle yok ediyoruz. Yahya Kemal’in akıncılarını “Sessiz Gemi”sine bindirip uzaklara gönderiyoruz. Isparta güllerinin yerinde ithal orkideler dolup taşmış. Gül bahçemize Amerikan çöllerinden kaktüsler girmiş sinsice ya da gerçek yüzünü göstermeden gelen Avrupalı lâleler.

Sorguluyor muyuz acaba kendimizi? Neden, Nasıl, Niçin… Kurtulmak için ne yapıyoruz acaba bu dil yozlaşısından. Daha doğrusu yanlışın nerede olduğunu görebiliyor muyuz? Evet, yanlış apaçık ortada ve cevap Attila İlhan’ın satırlarında haykırıyor. “Giydiğimiz batının deli gömleği”. Bu deli gömleğini çıkarmak zorundayız artık, kurtarmak zorundayız dilimizi emperyalizmin kirli ellerinden. Evet, hepimiz yapmak zorundayız bunu. Elimizi taşın altına koymak zorundayız. Bir adım geri çekilerek olmaz, bir adım daha ileri atarak. Tanrı dağları kadar dik başlı ve Yesevi’nin ocağında yanan ateş gibi sıcacık sevgi dili için, Türkçe için…

Yazar:Metehan Çağrı
Kaynak:Söz Konusu

Berkan Meral Cumartesi, Temmuz 02, 2011

18 Haziran 2011

Babalar Günü



Öncelikle bu özel günü kutlamak için bir hikaye ile yazıma başlayayım;

Adam, akşam geç bir saatte işinden döndüğünde beş yaşındaki oğlunu, kapıda kendisini beklerken bulur.

Çok yorgun ve perişandır.
Çocuk heyecanla sorar:

- Baba, bir soru sorabilir miyim?
- Tabii ki sor bakalım ama kolay olsun.
- Bir saate kaç lira kazanıyorsun?

Baba, çok sinirlenir ve oğluna kızar.

- Seni ilgilendirmeyen işlerle ne diye uğraşıyorsun? Kaçsa kaç, sana ne?

Oğlan tekrar sorar:

- Sadece bilmek istiyorum, babacım. N'olur söyle, bir saatte kaç para kazanıyorsun?

- Peki o zaman. Madem çok merak ediyorsun, söylüyorum.

Saatte 50 lira kazanıyorum. Mutlu oldun mu şimdi?

Çocuk birden çok üzülür, bu cevapla küçük belki de büyük hayalleri yıkılmış gibidir. Hemen kendini toparlayıp babasına sorar:

- Baba, bana 25 lira borç verebilir misin?
Baba yine sinirlenir ve şöyle der:

- Eğer saçma sapan bir şey ya da oyuncak almak için bu parayı istiyorsan derhal odana git bakalım

ve düşün! baban bütün gün sen, o saçma sapan, ne olduğu belirsiz şeyi al diye para kazanmıyor.

Böyle düşündüğün için yazıklar olsun sana!

Küçük oğlan sessizce odasına gider ve yavaşça kapısını kapatır. Baba ise daha da çıldırmış olarak kendi kendine söylenir.

Sırf para alabilmek için bana böyle sorular sormaya nasıl cüret eder, diye düşünür.
Bir, bir buçuk saat geçmiştir ki baba artık sakinleşmiştir ve mantıklı olarak düşünmeye başlar.

Belki de gerçekten alması gereken çok önemli bir
ihtiyacı vardır diye hayıflanır.

Bugüne kadar oğlunun kendisinden hiç para istemediğini hatırlar.

Doğru oğlunun odasına gider. Kapıyı açar ve oğluna sorar:

- Uyudun mu oğlum?

- Hayır, diye cevap verir oğlan.

Baba devam eder...

- Çok yorgundum, o yüzden sana karşı biraz haksızlık ettiğimi düşündüm ve işte al, istediğin 25 lira.
Çocuk, sevinçle yatağında zıplar. Parayı alırken babasına sarılıp 'sağol babacım, yaşasın' der ve heyecanla yastığının altındaki buruşuk paraları çıkarıp, saymaya başlar.

Baba, oğlunun zaten parası olduğunu fark edince yeniden sinirlenir.

Çocuktek tek paraları sayarken, baba hiddetle sorar:

- Madem paran vardı neden benden istedin?

- Çünkü yeterince param yoktu da ondan. Ama şimdi tamam. İstediğimi satın alabilirim artık. Yaşasın!

Ve çocuk babasının şaşkın bakışları üzerinde, devam eder:

- Babacım, şimdi 50 liram var ve senin bir saatini satın almak istiyorum.

Yarın eve erken gel ki birlikte yemek yiyip harika zaman geçirelim.
Baba çökmüştür, oğluna sarılır ve onun kendisini affetmesini ister.

Okuduğumda beni derinden etkileyen bu hikayeyi de arada paylaşmak istedim.Neyse gelelim asıl konumuza;
Babalar günün kutlu olsun Babacığım,seni çok seviyorum be iyiki varsınız,niye bu kadar duygusalız be gözlerim yaşardı yine :)

Berkan Meral Cumartesi, Haziran 18, 2011

30 Mayıs 2011

Hacı Bektaş'tan



"Kudret eliyle kurulmuş,yıkılmaz yapımız bizim,
Aşk kalemiyle yazılmış,silinmez yazımız bizim,
Yaradana sığınıp,ümid ile gelenlere,
Ezelden ebede kadar açıktır kapımız bizim..."

Hacı Bektaş-ı Veli

Berkan Meral Pazartesi, Mayıs 30, 2011

02 Mayıs 2011

Attila İlhan'dan


Şimdi bu kadar yakınlıktan sonra, Türkiye nasıl birden bire batıdan yana döndü ve Asya’yı kendine düşman gibi görmeye başladı ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkisini kaybetti. Bakın birazcık askerlikten anlayan şunu hemen anlar.


Kuzeyini Sovyetler Birliği ile dostluk sayesinde garantiye almıştır. İran ile kurduğu dostluk sayesinde gerisini garantiye almıştır. Balkanlardaki eski Osmanlı toprakları üzerine kurulmuş olan devletleri bir araya getirerek Balkan Paktını kurarak Hitler’e karşı garantiye almıştır.


Güneyde, Sadabad Paktını kurarak ki orada Irak, İran ve Afganistan vardır. İngiltere’ye karşı kendini garantiye almıştır. Açık bıraktığı tek cihet batıdır. Neden? Çünkü belanın oradan geleceğini biliyor da ondan. Gerçekten bela gelmekte hiç gecikmemiştir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra ortaya çıkan parti kavgalarının ardında hep batı vardır. Herkes, Şeyh Sait İsyanını orada cahil bir Kürt Müslümanlık adına isyan etti zanneder. Hayır öyle bir şey yok. İki kelimeyle onu da anlatayım isterseniz.


Biliyorsunuz, Mustafa Kemal Paşa Süleymaniye, Kerkük ve Musul’un Misak-ı Milli sınırları içersinde olduğunda ısrarlıydı. Yani, vermiyorduk. Lozan’da bu tartışıldı. Kabul ettiremedik. Kabul edilmeyince, bir konferans yapar orada anlaşırız dediler. İstanbul’da Haliç’de bir konferans yapıldı. Orada da anlaşılamadı. Her iki tarafta burası bizim diyor. İngilizler bizim diyorlar, biz burası bizim diyoruz. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletlerinin o zamanki varyasyonu olan Milletler Cemiyetine gidildi. İngilizler, orada kulisleri sayesinde kendi lehlerine bir karar çıkardılar. Ve Türkiye’ye denildi ki Süleymaniye, Musul ve Kerkük’ü terk edeceksiniz. Türkiye ne yaptı biliyor musunuz? Türkiye bunu reddetti. Türkiye bunu reddedince ne oldu biliyor musunuz? İngiltere devleti vehimhanesi Ankara’ya bir ültimatom verdi. Eğer orayı bize vermezsen ‘savaş’ çıkar. Türkiye’nin cevabı ne oldu biliyor musunuz? Savaşırız! Oldu. Biz böyle bir devletin çocuklarıyız. Bir de şu halimize bakın. İngiltere devlet vehimhanesine Süleymaniye, Musul ve Kerkük için savaşırız diyoruz. Savaştan çıkalı henüz beş sene olmuş. Halbuki, sonradan savaşsız, bir miktar ‘para alarak’ her üçünü de onlara devrettik.


Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkiye’nin başında bir ‘batı belası’ vardır ve bu bela hiç eksik olmamıştır. Bu nedenle, Mustafa Kemal ölünceye kadar batıyla hiçbir anlaşma yapmamıştır. Kral 8. Edward, Dolmabahçe Sarayına Mustafa Kemal Paşa’nın ayağına kadar geldi. Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayında, Kralın Edward’ın isteklerinin hepsini reddetti. İngilizlerle hiçbir anlaşma da yapmadı. Peki İngilizlerle ne zaman anlaşma yaptık? Mustafa Kemal Paşanın ölümünden 144 gün sonra, çok da değil. Ve hiç açık bir mecburiyet yokken İsmet Paşa gitti İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bugün içine düştüğümüz çıkmazın başlangıcı o anlaşmadır. O anlaşma bizi, İkinci Cihan Harbinde sefil etti. Hatta biraz da rezil etti. Herkesle dost olduk hiç birinin yanında harbe girmedik. Bundan da biz ‘sanki büyük bir başarı kazanmış’ gibi çıktık. Tek başına ve yalnız kalmıştık. O günden bu güne Türkiye artık kendisini ‘ciddi ve önemli bir devlet sayamıyor’. Bu utanç verici bir şeydir. Sizin 70 kusur milyon nüfusunuz olacak ve dünya ekonomisinin ilk 20’si içinde ilk 16. sırada bulunacaksınız, dünya savunma örgütleri içersinde ilk 10’da 6. sırada olacaksınız ve küçük bir devlet gibi acaba beni ‘Avrupa Birliğine alırlar mı?’ acaba ‘Amerika bana bunu verir mi?’ diye ‘Medine fukarası gibi yalvaracaksınız’. Gazi kim bilir mezarında nasıl dönüyor? Bu olacak bir iş değildir. Yapılacak bir iş değildir. Hele bizim yapmamıza kimsenin tahammülü olmaması gereken bir şeydir.


Batı bizden korkuyor. Bu o kadar açık ortada. Fakat bir türlü devleti yöneten adamlarımıza bunu anlatamıyoruz ama hiç olmazsa aydınlarımız bunu anlamalı. Bizim amacımız, ‘batılılaşmak’ değildir. Bizim amacımız ‘çağdaşlaşmaktır’. İkisi birbirinden farklı şeylerdir. Batılılaşmak demek, batıda herhangi bir devletin gelişmek için ne yaptıysa, hepsini alıp Türkiye’de yapmak demektir. Bu yaptığınıza, ‘sömürgeleşmek’ denir. Çünkü batılı devletler sömürgelerinde bunu yaparlar. Yani, mesela Cezayirli yazarlar Fransızca yazarlar ve eserlerini Fransa’da yayınlarlar. Şimdi bizim delikanlıların İngilizce yazıp Amerika’da yayınlamak istemeleri gibi. Bu bir hacalettir. Utanç verici bir şeydir. Sen kendi dilinde yazıp oraya kendini kabul ettirebiliyor musun? Sen o zaman önemli bir devletsin. Ve sen bunu yapacak güçtesin. Şimdi buraya nereden ve niçin geliyorum? Çünkü biz buraya gelebilmek için başlangıçta anlattığım o dramatik sahneleri yaşamış olan Ege’yi özellikle İzmir’i kurtarmayı hedef edinmiştik. Büyük Taaruzun hesabı kitabı bunun üzerine yapılmıştı. 26 Ağustos’ta Büyük Taaruz başladığı zaman, kıtalar hedeflerini biliyorlardı. Hedef Akdeniz’di. O da İzmir demekti. O savaşı çeşitli yabancılardan okumak lazım. Ve gene şaşıracaksınız. En iyi Ruslar anlatıyorlar. Çünkü cepheye en yakın sokulabilen Ruslar olmuşlar o zaman. Ve birisinin anlattığı bir sahne vardır ki benim hiç gözümün önünden hiç gitmez. ‘Askerler sıraya girdiler. Bir yerde onlara avuçla arpa veriliyor. Buna bir anlam veremedim.’ diyor bir Rus gazeteci. ‘Gittim ve bunu bu işi yapanlara sordum. Niçin bu arpayı veriyorsunuz? Bu onların ‘tayını’ demişler. Bu arpayı haşlayıp yiyeceklerdir.’ İşte, biz bununla İzmir’e geldik. Bununla, Yunanlıları denize döktük.


‘Sizler o Türkler misiniz, değil misiniz?’ Bunu bir düşünün. Onlar böyle adamlardı. Sözü sonuna bağlamadan önce gene o günlere dönelim. Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusu Büyük Taaruzda çok faal rol oynamıştır. 8 Eylül günü yani bugün Manisa’ya girer. Manisa kurtulmuştur. Uzun süreden beri savaşmaktadırlar ve henüz süvarilerin midesine sıcak yemek girmemiştir. Manisa’nın kazanılması üzerine, bir yemek yenilmesi emredilir. Seyyar mutfaklar kurulur. Yemek hazırlanmaya başlanır. Fakat bir müddet sonra, bu taraftan (İzmir’den) bir telgraf gelir. Yunanlılar çekiliyor, yerli Rumlar şehri yakacak, acele yetişilmesi lazımdır. Menemen’den bir telgraf geliyor. Rumlar bizi yakacak derhal yetişmeniz lazımdır. Derhal kazanlar dökülüyor ve süvariler atlara atlayıp bu gece İzmir istikametinde ve Menemen istikametinde harekete geçiyorlar. Ve aşağı yukarı sabah yaklaşırken bu civara gelmişlerdir. 9 Eylül sabahı, Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey olan öndeki birliklerden bir tanesi İzmir’e ilk giren birlik olmak hırsı ve hevesiyle şimdiki ismiyle Hilal ve Alsancak dediğimiz bölgeden bir taaruz geliştiriyor. Neticede, dört nala ilerlerken hiç beklemedikleri bir şekilde, bir yıkıntının arkasında pusu kurmuş olan yerli Rumlar ani bir ateş açıyorlar. Ve bu ateş onları durduruyor hatta içlerinden üçü orada şehit oluyor. Fakat Yüzbaşı Şerafettin Bey’in atlıları öyle kolay yılacak atlılar değillerdir. Savaşarak, Alsancak istikametinden İzmir’e girerler. 9 Eylül sabahı, saat 10.30’da, Konak’ta Hükümet Konağının balkonunda asılı olan Yunan bayrağını Yüzbaşı Şerafettin Bey bizzat indirir. Türk Bayrağını çeker. Ve İzmir Türk olur. Çok geçmeden Sarıkışla ve Kadifekale’ye de bayrak çekilir. Böylece hedefe varılır. Varılır da beni düşündüren şudur. Neden bu kadar sene geçtiği halde, hiç birimiz bu üç şehidin kim olduğunu hiç araştırmadık. Onlar her şeyleriyle, İstiklal Savaşının ‘gerçek temsilcileridir’. Sonuna kadar getiriyorlar ve şehre girerken şehit düşüyorlar. Şu kadere bakın. Ben bunu ilk defa, burada (İzmir’de) gazetecilik yaparken Karşıyaka’ya geçtiğim yolda bir abide görünce fark ettim. Sıradan küçük bir taş dikilmişti. Nedir diye merak ettim. Çünkü öyle şatafatlı bir şey değildi. Bir gün arabadan indim ve baktım. Üzerine yaldızla eski harflerle kısacak bir not düşülmüş. Ben Cumhuriyet çocuğu olduğum için eski yazıyı bilmiyorum. Onu aynen kopya ettim. Sonra götürdüm, o zaman sağ olan anneme gösterdim. Annem ona baktı ve iki kelime okudu. ‘Şeref’ ve ‘Namus’. Bu iki kelime, bütün bir İstiklal Savaşının özetidir. Biz tarihte 20’ye yakın devlet kurmuş bir kavimiz. Biz öyle kolay kolay Yunanlıya, İngilize, Fransıza esir olacak bir millet değiliz. Bunu her zaman isteyenler çıkacaktır. Ama görev verilmiştir. Görevi biliyorsunuz. Birinci vazifemiz, Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdaafa etmektir. Bu, bizim en büyük hazinemizdir. Ama bu hazineyi, istikbalde dahi elimizden bizim almak isteyecek olan harici ve dahili bedhahlarımız olacaktır. O bedhahlara karşı aynı mantıkla direnebilmeliyiz. O bedhahlar, Mustafa Kemal Paşa’nın nutkun sonunda belirttiği ‘bedhahlar’ ortada. İş o kadar vahim.


Onun için ben diyorum ki ‘Parola Vatan, İşareti Namus’ O halde dikkat. Görev başına. Marş marş, marş!

Kaynak:banuavar.com.tr

Berkan Meral Pazartesi, Mayıs 02, 2011

23 Nisan 2011

23 Nisan


"Küçük hanımlar, küçük beyler!
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.”
M.Kemal ATATÜRK

Berkan Meral Cumartesi, Nisan 23, 2011

14 Nisan 2011

Kleopatra'nın Hayatı


Kleopatra (d. Ocak M.Ö. 69 - ö. 12 Ağustos M.Ö. 30), Antik Mısır'ın son Hellenistik kraliçesidir.

Asıl ünvanı VII. Kleopatra olmasına rağmen kendisinden önce gelenler unutulduğu için, kısaca Kleopatra olarak bilinir. 9 dil bilen Kleopatra zeki bir kadındı.

İskenderiye'de doğdu. Aslen Yunan olan Kleopatra, babası XI. Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardeşi ile evlendi. O zamanlar Mısır'da egemen olan Yunanlılar Mısır toplumuna karışmamak için kendi soylarından olan kişilerle evleniyorlardı, bu da akraba evlilikleri özürlü insanların doğumuna yol açıyordu. Babası öldüğünde 18 yaşında olan Kleopatra tahta çıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benimsemesi için kendini Mısır dinine verdi. Kardeşi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı.Kleopatra'nın dedesinin adı Dadadidis'dir. Mısır için büyük bir kahramandır.

Kleopatra iktidara yanında büyük Roma diktatörü Sezar ile geri döndü. Kleopatra'nın bir halı içinde Sezar`ın sarayına girdiği ve bu büyük kralı kendine aşık ettiği rivayet edilir. Bu olaydan sonra kardeşi, kimsenin bilmediği bir sebeple Nil sularında boğuldu.

Kardeşinin aradan çekilmesi ile Kleopatra tek başına iktidar koltuğuna oturdu. O sırada Sezar'dan bir çocuğu oldu ve minik Sezarion`u alıp Roma'ya gitti. En büyük kurgusal, iki imparatorluğu birleştirip Büyük İskender'in de kurgusal olarak bilinen tüm dünyaya sahip olmaktı. M.Ö. 44'te Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı.

Sezar ölünce Roma İmparatorluğu, tahta çıkan Octavian (Sezar'ın yeğeni ve resmi evlatlığı) ve Marcus Antonius arasında ikiye ayrıldı. Doğu artık Marcus tarafından yönetilmekteydi ve ilk işi de Mısır'ı ziyaret oldu.

Antonius Kleopatra'ya delice aşık oldu. Kleopatra'nin Antonius'dan da iki kiz çocuğu oldu. Bir süre Tarsus'da yaşadılar ve bu yıllarda Octavius`a savaş açtılar. Actiumda yapılan savaşta Kleopatra ve Marcus kaçmak zorunda kaldı. İskenderiye'deki sarayına dönen Kleopatra'nın kendisini bir kobraya sokturarak intihar ettiği rivayet edilir. Ama son zamanlarda zehir içerek öldüğü anlaşılmıştır. Kolay yapılan bu zehir, acı çektirmeden birkaç saat içinde öldürüyordu. Öldüğünde 39 yaşındaydı.

Kaynak:Vikipedi

Berkan Meral Perşembe, Nisan 14, 2011

03 Nisan 2011

Sarı Zeybek


Can Dündar'ın hazırlamış olduğu o muhteşem belgeselin arka fonunda kullanılan en güzel müziklerden biri;Fahir Atakoğlu'ndan...

Berkan Meral Pazar, Nisan 03, 2011

Bayrağım



Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
Kızıllığında ısındık,
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen !
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim !



ARİF NİHAT ASYA

Berkan Meral Pazar, Nisan 03, 2011

05 Ocak 2011

Mevlana'dan



Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Öfkede ölü gibi ol,
Her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün,
Ya göründüğün gibi ol.

Hz.Mevlana

Berkan Meral Çarşamba, Ocak 05, 2011

02 Ocak 2011

Seneca'dan


Kimi insanlar yaşamda hiçbir amaca sahip olmadan yaşarlar.Bu gibi insanlar,bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler.Onlar gitmez;ancak suyun akışına kapılarak akar giderler.

Seneca

Berkan Meral Pazar, Ocak 02, 2011

28 Ekim 2010

Günah...


"Sadece bir tek günah var, o da hırsızlık. Tüm diğer günahlar hırsızlığın çeşitleri. Bir adamı öldürdüğünde bir hayat çalmış olursun, karısının koca hakkını, çocukların baba hakkını çalmış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeği bilme hakkını çalarsın. Çalmaktan daha alçakça bir hareket yoktur."

Berkan Meral Perşembe, Ekim 28, 2010